Tezer Özlü ( 1943-1986)



        Yazar Demir Özlü ile çevirmen Sezer Duru’nun kardeşi olan Tezer Özlü, 1943 yılında Simav’da doğdu.  Anne ve babasının görevleri nedeniyle çocukluğu Simav, Ödemiş ve Gerede de geçti.
         Edebiyatın gezgin yurdunda dolaşmanın izlerini ve gerekçelerini hayatından örnekleyerek; ‘’Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasından dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…’’ sözleriyle dile getirdi.
         İstanbul’ geldikten sonra Taksim 29 Ekim İlkokulu’nu bitirdi. Avusturya Kız Lisesi’ndeki eğitimini tamamlamadan Ankara’ya yerleşti. Ancak daha sonra babasının isteğiyle dışarıdan sınavlara girerek İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi.

https://2.bp.blogspot.com/-802t9wfUwS0/VED6rOKwJ6I/AAAAAAAAAC4/s0COCccryBQ/s1600/SC20141017-140115-1.jpg




         Ankara’da Türkiye Şeker Fabrikaları ve Goethe Enstitüsü’nde çevirmen olarak çalıştı. 1968 yılında İstanbul’a dönerek  M.A.N. ve Alman Birleşik İlaç fabrikalarında çevirmenlik,Türk- Alman Kültür Merkezi’de program danışmanlığı yaptı.
        1981 yılında bir yıllık sanatçı bursuyla Berlin’e gitti ve Alman radyolarında Türk Edebiyatı üzerine bir dizi program hazırladı.
         Tiyatro sanatçısı Güner Sümer, sinemacı Erden Kıral ve Kanadalı ressam Hans Peter ile evlenen bir kız annesi olan Özlü,1986 yılında Zürih’te öldü. Cenazesi İstanbul’a getirildi ve Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.
         Tezer Özlü’nün ilk hikâyesi ‘’Fortuna ‘’ 1963 yılında Yeni İnsan dergisinde çıktıktan sonra Yeni Ufuklar, Yeni Dergi ve aralıklı olarak Milliyet-Sanat dergisinde pek çok hikâyesi yayınlandı. Kendi hayatından da belirgin izler taşıyan ilk hikâyelerinden başlayarak incelikli, lirik, sözünü sakınmayan ve sarsıcı bir yazar olarak tanınan Tezer Özlü’nün edebiyatla ilgisi okul yıllarında başlar. Kardeşi Sezer Duru, o günleri şöyle anlatır:
          Tezer çok küçük yaşlarda edebiyatla ilgilenmeye başladı ve gerçek dünyasının edebiyat dünyası olduğunu kavradı. Dünya edebiyatının tüm klasik eserlerini küçük yaşta okudu. Ortaokul dönemlerinde Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Gogol, Steinbeck, Hemingway, Lagerlöf, Camus,  Rilke, Hölderlin, Geothe, Shiller çok yakından tanıdığı yazarlardı. Ağabeyimiz edebiyatçı olduğundan, evimizde kitaptan bol bir şey yoktu…’’

https://1.bp.blogspot.com/-lgEHdLR0fcs/VED6m1uoq5I/AAAAAAAAACw/3H3wTgmLopY/s1600/SC20141017-140103.png

       İlk hikâye kitabı Eski Bahçe 1978’de, ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri 1980’de yayımlandı. Bu ilk romanı için şunları söylüyor Tezer Özlü:
       
     Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. 11 yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, 20 yaşına gelene dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şok! … Küçük burjuva ana-babalar, Türkiye ulusal bağımsızlık savaşından sonraki heyecanlı kuşağın vatansever kişileridir. Taşradan İstanbul kentine yeni gelip, burada küçük yaşta Avusturya ve özellikle Alman kültürü ile Katolik kilise okulunda karşılaşan bir Türk kızı ne olur? Evinden kaçmak ister çünkü bu evlerde süren durgun, sevgisiz ve iç içe yaşamın düşündüğüne uymadığının şokunu yaşar. Okuldan kaçmak ister çünkü okul karanlık bir kilisedir.  Okulda  öğretilen bir çok yalan, gerçek yaşamda hiçbir zaman gerekmeyecektir!...’’
     Bu romanıyla savrulma, yabancılaşma ve bir çözülme öyküsünü anlatmaya çalıştığını ifade eden Tezer Özlü, Berlin’de bulunduğu süre içinde, 1984 yılında Türkçede Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla yayınlanacak olan Kafka, Pavese ve Svevo’nun yaşadıkları yerleri gezip araştıracak Almanca olarak kaleme aldığı Bir İntiharın İzinde/ Auf dem Sporeines Selbsmords adlı kitabını yazdı ve bu eseriyle Almanya’da 1983- Margburg Edebiyat Ödülünü  kazandı. 
       Son olarak Tezer Özlü’nün kendi kaleminden kısa biyografisi olarak nitelenebilecek olan bu satırlar onun hayat yolculuğunun birinci elden çarpıcı bir özeti gibidir:
        ‘’Doğumum bile bir kökünden kopma idi. On yaşıma kadar çevremi, özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım… Yirmi ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yeri ve çıldırmanın sınırlarını aradım… Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Dünyayı kavradığım gibi sandım. Kırk yaşındaydım. Bugün, gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü ile boğuluyorum… Kendimi öldürmeye çalışıyorum… Özlemlerim kalmadı… Bıraktım… Hepsini, kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım… Ve bana ölümsüzlerin sonsuz acıları kaldı…’’

KAYNAK : Edebiyatımızın Kadın Kalemleri –Nesrin Tağızade Karaca


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Haydar Ergülen - Öyle Küçük Şeyler

Tiyatro - Annemin Son Çılgınlıkları

Zülfü Livaneli - Elia ile Yolculuk