Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Elim gitmiyor yazı yazmaya bazı şeyleri anlatmaya; kafam kaldırmıyor artık TV izleyip ülke gündeminde kaç kişi öldürülmüş,kaç kişi cinnet geçirmiş ya da kaç çocuk istismar edilip tecavüze uğramış midem kaldırmıyor artık ruhum da anlamayı bırakalı çok oldu nefes de aldırmıyor yaşanan onca şey.


Elim gitmiyor dedim ya gerçekten ne okumayı başarabiliyorum şu ara ne de yazabiliyorum. Ülkece yine zor bir dönemden geçiyoruz ama bu dönem zannedildiği kadar geçici olmayacak kanımca yer yerinden oynayacak ve biz öylece seyre dalıp gideceğiz her birimiz kendi penceremizden.




Hiç fark ettiniz mi bilmem ama son 10 yılda kadın cinayetleri yüzde bilmem kaç arttı, çocuk tecavüzcüleri çoğaldı, terör aldı başını gidiyor. Ölen her bir şehit bizde ''Olabilir, ölebilirler hep ölüyorlar'' modu yarattı oysa Menemende şehit edilen tek bir asker için taş üstünde taş bırakmayan M.Kemal'in Türkiye Cumhuriyeti şimdi sadece ölen askerleri için boyna kınama mesajları yollayıp kınaları neremize yakalım derdine düşüyor.

Hissizleştik mi ? Duygularımızı mı sattık? Hayır merak ediyorum da canım ülkem bok gibi bir yuvarlanışa geçerken ABD ve o çok şaşalı AB ülkeleri bizi bir iç savaşın eşiğine getirmeye bu kadar meraklıyken bizim milli birlik ve beraberlik duygularımıza felç mi geldi çok merak ediyorum.


TV izlemeye korkuyorum acaba şimdi kimi şehit etmişler demekten yarın bugün öleceğim korkusuyla dışarı çıksam mı çıkmasam mı endişesi taşımaktan her gelen geçeni kafamda tartarken kafamda milyonlarca senaryo oluşturmaktan çok yoruldum. Arada beyin spazmı geçiyordum ama bu 13 Mart Kızılay saldırısıyla zirve yaptı çünkü ben de o anda oradaydım ve kendimi kaybetmediğime hala şaşırıyorum. Yaşadıklarımdan sonra her gün sevdiklerime daha sıkı tutunuyorum her gün daha sıkı sarılıyorum bu kaybetme korkusu öyle bir içime işledi ki bazen sebepsizce ağlamaya başlıyorum. Doğru, sebepsizce ağlar mı bir insan ağlıyorum ağladıkça boşalıyorum doldukça ağlıyorum. Sonra o boşalma gerçekleşince sebepsizce dışarı çıkıp avazım çıktığı kadar bağırma isteği ile doluyorum. Sanki bağırınca içimdekilerden kurtulacakmışım gibi sanki sihirli bir değnek gelecek kafama vuracak da ''Sus be ne bağırıyorsun! '' diyecekmiş gibi.



O kan revan içindeki insanları gördükçe iyiyim demeye utanıyorum. İyiyim ne kadar zavallı bir kelime o an için. Hiç yakıştıramıyorsunuz sevdiklerinize ölümü ama başa gelince yıkılıyorsunuz, kahroluyorsunuz TV'den izlemeye benzemiyormuş da diyor musunuz?


Her gün bir önceki günden daha da boka batıyoruz. Kendi çaresizliğimizde çaresizliğimizi ilan ediyoruz bencilliğin kralını takınıyoruz bazen hiç görmemiş gibi yapmada da üzerimize yok. Keşke bu dünyanın ağırlığını beraberce sırtlanabilseydik o zaman ortada ne tecavüzcüsü kalırdı,ne hortumcusu ne de terörü.


''Bir arkadaşım insana en büyük zarar yine insandan gelir Damla '' demişti ne güzel demiş o zaman çok hak vermiştim bu söze. İnsanoğlu kendi egolarına o kadar gömülü ki çevresindekilere bırakın duyarlı olmayı görmekten aciz,kendi büyük çaresizliğinde.


Siz siz olun her gün ufak da olsa bir iyilik bırakın yeryüzüne. Bir çocuğu sevindirin,bir hayvanı besleyin, birine gülümseyin ve ne olursa olsun inanmaktan,umut etmekten vazgeçmeyin. En çok sevin.

Ne demiş Barış Bıçakçı :''İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Haydar Ergülen - Öyle Küçük Şeyler

Tiyatro - Annemin Son Çılgınlıkları

Nermin Yıldırım - Dokunmadan